17 Mayıs 2017 Çarşamba

Bu anket Fırat Üniversitesi Fen ve Mühendislik Bilimleri Dergisi, 17 (2), 442-448, 2005 sayısından alınmıştır. Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Fakültesi İlköğretim Matematik Bölümü'nden Recep Bindak tarafından oluşturulmuştur.

5 Mayıs 2017 Cuma



                                                      ÖZDEMİR ASAF VE ŞİİR


         Özdemir Asaf (11 Haziran 1923; Ankara - 28 Ocak 1981; İstanbul), Cumhuriyet dönemi Türk şairlerdendir.


            11 Haziran 1923 tarihinde Ankara'da doğdu. Asıl adı Halit Özdemir Arun'dur. Babası Mehmet Asaf Şura-ı Devlet'in kurucularındandır. Babasının öldüğü yıl, 1930, Galatasaray Lisesine girdi. 1941 yılında 11. sınıfta, bir ek sınavla Кabataş Erkek Lisesi'ne geςip 1942 yılında mezun oldu. Hukuk Fakültesi'ne, İktisat Fakültesi'ne ve bir yıl Gazetecilik Fakültesi'ne devam etti. Bu arada Tanin gazetesinde çalıştı ve çeviriler yaptı. İlk yazısı Servet-i Fünun, Uyanış dergisinde çıktı. 1951 yılında Sanat Basımevi'ni kurdu ve kitaρlarını Yuvarlak Masa Yayınları adı altında yayımladı. 28 Ocak 1981'de hayata veda etti. 


      Özdemir Asaf’ın şiirlerinin bazılarında toplumla, yaşadığı çağla ve kendisiyle hesaplaşmasının buruk öfkesi gözlemlenir. Özgün ve etkileyici bir dil kullandığı şiirlerinde “ikinci kişi” sorununu ele aldı. İkinci kişiye bağlılığını çeşitli yönlerden inceledi, kendi davranışlarını soyutlama yoluyla bir düşünce düzeyine yükselterek çözümlemeye çalıştı. Özellikle son dönem şiirlerinde dize sayısını azaltarak duygu ve zeka pırıltılarının kaynaştığı kısa şiirler yazdı. Eserleri:
Şiir
  • Dünya Kaçtı Gözüme – 1955
  • Sen Sen Sen – 1956
  • Bir Kapı Önünde – 1957
  • Yumuşaklıklar Değil – 1962
  • Nasılsın – 1970
  • Çiçekleri Yemeyin – 1975
  • Yalnızlık Paylaşılmaz – 1978
  • Benden Sonra Mutluluk (Yayınlanmamış Şiirleri,Ölümünden Sonra) – 1984

Etika

  • Yuvarlağın Köşeleri – 1961
  • Yuvarlağın Köşeleri-2 (Ölümünden Sonra) – 1986
Öykü
  • Dün Yağmur Yağacak (Ölümünden Sonra) – 1987
Otokopi,deneme
  • ‘ça (Ölümünden Sonra) – 1988
Çeviri
  • Reading Zindanı Balladı/Oscar Wilde – 1968

                                                      LAVİNİA
Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.

Gene de sen bilirsin.

Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.

Sana gitme demeyeceğim,

Ama gitme, Lavinia.

Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.








                                               
                                                KÜRK MANTOLU MADONNA


        Son iki yılda oldukça ünlenen Sabahattin Ali'nin muhteşem eserini tanıtmak istedim. Kitap ilk kez 1943 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayımlanmıştır. Romanın yazılmasında başta yazarın benliğinde yer edinen aşk, yalnızlaşma, çaresizlik, yabancılaşma temalarının rol oynadığını belirtmek isterim. Kürk Mantolu Madonna iki farklı anlatıcının bakış açısıyla kaleme alınmış ve bu şekilde yabancılaşma olgusuna dikkat çekmiştir. Romanda anlatıcı karakterin iş yerinde herkesin sıkıcı gördüğü Raif Efendi'ye ait hatıra defterini keşfetmesi ve beraberinde Raif Efendi'nin nasıl içinde bulunduğu topluma yabancılaştığını görürüz. Romanda ana karakterler Raif Efendi ve Maria Puder'dir.

        Kitabı özetleyecek olursak roman Rasim’in işsiz kalmasını anlatarak başlar. Birçok yere başvurur ancak olumlu yanıt alamaz. Eski bir arkadaşı olan Hamdi Bey, Rasim’in iş sıkıntısını çözer ve Raif Efendi ile aynı odayı paylaşacağı işi verir. Raif Efendi’nin sessizliği, esrarengiz davranışları Rasim’in ilgisini çeker. Ancak Raif Efendi ile arasındaki mesafeyi bir türlü kıramaz. Raif Efendi’yi diğer çalışanlara sorduğunda ise istediği cevapları alamaz. Herkes Raif Efendi’nin sessiz biri olduğunu söyler. Rasim, Raif Efendi ile ne kadar konuşmaya çalışsa da bu denemeleri birkaç cümleden öteye gitmez. Raif Efendi’nin ara sıra çekmecesinden çıkarıp okuduğu siyah kaplı defteri Rasim’in ilgisini çeker. Raif Efendi, Rasim’in defter ile ilgili sorusunu önemli bir şey değil diyerek geçiştirir. Bu cevap Rasim’i tatmin etmez.
        Raif Efendi hastalığı yüzünden uzun süre işe gelemez. Hamdi Bey, biriken işleri Raif Efendi’nin evine göndermek ister. Rasim işleri alarak tarif üzerine Raif Efendi’nin evinin yolunu tutar. Eve girdiğinde Raif Efendi’nin ailesi ile tanışır ve Raif Efendi’nin ev halkı tarafından ezildiğini anlar. Raif Efendi çok hastadır. Öleceğini anlayan Raif Efendi, Rasim’den iş yerindeki eşyalarını ister. Rasim bu isteğini yerine getirir. Bu eşyalar arasında siyah kaplı defterde vardır. Raif Efendi, Rasim’den defteri yakmasını ister. Ancak defterde yazanları çok merak eden Rasim, defteri okumak için Raif Efendi’den izin alır ve kaldığı kiralık odaya giderek zaman kaybetmeden siyah kaplı defteri okumaya koyulur. Romanın esas hikayesi buradan sonra başlar.
        Raif Efendi Harran sessiz sakin bir çocuk olarak hayatını sürdürür. I. Dünya Savaşı sonrası işgal güçlerinin Anadolu’yu işgal ettikleri dönemde İstanbul’a okumak için gider. Ancak babası Raif’in Almanya’ya gitmesini ve sabun üretimi ile ilgili her şeyi öğrenmesini ister. Okuduğu romanların etkisi ile büyüyen Raif, hayalini kurduğu Avrupa’ya gitmek için yakaladığı bu fırsatı hiç düşünmeden değerlendirir ve Almanya’ya gider. Burada bir pansiyona yerleşir ve babasının isteği üzerine sabun fabrikasında işe başlar.
        Sabun fabrikasındaki işine gün geçtikçe daha az gitmeye başlayan Raif, Tüm gününü Almanya’nın farklı yerlerini gezerek geçirir. Yine böyle günlerden bir gün gazetede ilanını gördüğü sergiye gider. Bu sergi Raif’in hayatının dönüm noktası olacaktır. Bu sergide gördüğü bir tablodan çok etkilenir. Güzel bir kadının portresi olan bu tabloyu görmek için Raif her gün sergiye gider. Yine tabloyu seyrettiği bir gün yanına bir kadın gelerek Raif’e neden her gün tabloyu seyrettiğini sorar. Raif kadının yüzüne bakmadan tablodaki kadını annesine benzettiği yalanını söyler.
        Raif, bir arkadaşı ile gezerken sergide konuştuğu kadına denk gelir. Sonraki gün, kadını gördüğü yerde onu beklemeye başlar ve kadın geldiğinde onu takip eder. Kadının Atlantik adında bir gece kulübüne girdiğini görür. Raif, kadının arkasından gece kulübüne girer ve takip ettiği kadını sahnede görür. Kadın sahnede keman çalıp şarkı söyledikten sonra Raif’in masasına gelerek adının Maria Puder olduğunu ve sergideki resmin kendi portresi olduğunu söyler. Bu tanışma olayından sonra Raif ve Maria Puder arkadaş olurlar. Maria Puder, Raif’i en başından aralarında duygusal bir yakınlaşma olmayacağı konusunda uyarır. Ancak Raif için çok geçtir. Bu arkadaşlık süresince birçok kez buluşup park ve bahçelerde dolaşırlar. En sonunda Maria Puder’de Raif’e aşık olduğunu kabul eder. Bu ikilinin birlikteliği Türkiye’den gelen bir telgraf ile yarım kalır. Telgrafta Raif’in babasının öldüğü ve işlerin başına geçmesi gerektiği yazılıdır. Raif, Harran’a döner ve işleri düzene soktuktan sonra Maria’yı yanına aldırmayı planlar ve bir süre mektuplaşırlar. Ancak Maria’dan gelen mektupların arkası kesilir. Raif, Maria’dan hiçbir haber alamaz ve terk edildiği kanaatine varır. Eski, sessiz hayatına geri döner.
         Raif, yıllar sonra Maria Puder’in kuzeni ile karşılaşır. Kuzeninden Maria’nın yıllar önce öldüğünü ve yanındaki kız çocuğunun Maria’nın kızı olduğunu öğrenir. Raif, bu kız çocuğunun kendi kızı olduğunu anlasa da hiçbir şey yapmaz ve trenin arkasından kızının gidişini izler.




                                                           TUTUNAMAYANLAR

    Tutunamayanlar, Oğuz Atay'ın ilk romanıdır. 1970 yılında TRT Roman Ödülü'nü kazanmıştır. Çoğu yazar ve okuyucuya göre Modern Türk Edebiyatı'nın en önemli eserlerinden biridir. Kullanılan dil ve anlatım şekli itibariyle edebiyatta bir devrim olarak kabul edilmektedir. Daha önce ülkemizde denenmemiş bilinç akışı tekniğiyle yazılmıştır. Peki nedir bu bilinç akışı tekniği? Roman ve hikaye yazımında kahramanın zihninden geçenleri aralıksız olarak ve seri halde, belli bir sıraya koymadan olduğu gibi aktarmaya çalışan bir edebi anlatım tekniğidir. Kitap belirli bir olayı sergilemekten çok; izlenimler, çağrışımlar, taşlamalar, ayrıntılar ve ruhsal çözümlemelerle oluşur. Oğuz Atay Tutunamayanlar da yaşamı boyunca yanından ayırmadığı Kafka ve Dostoyevski’den motifler işlemiştir. Kafka'nın ekspresyonizmiyle Dostoyevski'nin realizmini harmanlamıştır. Yazar Tutunamayanlar kitabını Halit Ziya Uşaklıgil'in yazdığı "Kırık Hayatlar" kitabına benzetmiştir. 
       Kitapta iç içe geçen ve birbirini tamamlayan iki hikaye vardır. Birincisi Turgut Özben’in, ikincisi ise Selim Işık’ın hikayesidir. Zaman olarak yine iki zaman vardır. Turgut’un şimdi devam ettirdiği zaman ve Selim’i tanıdığımız geçmiş zaman. Selim’i tanıdığımız geçmiş zaman tek sıra halinde devam etmez, zamanda kırılmalarla sırasız biçimde verilir. Peki nedir Tutunamayan? Kitabımızın içinde yazar bunu ironik bir biçimde anlatmıştır: “Tutunamayan beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İlk bakışta görünüşü insana benzer. Kendilerini korumayı bilmezler. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir tutunamayanı yendiği görülmemiştir. Tutunamayanları avlamak çok kolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz, hemen yaklaşırlar size. Ondan sonra tutup öldürmek işten değildir. Başları daima öne eğik gezdiği için, çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır.” Kitapta bir başka dikkat çeken olay ise “oyun” kavramı üzerinde şekillenir. Kitapta herkes oyun oynar. (Bunu yazarın diğer kitaplarında da görmekteyiz. Yaşamak karakterler için bir oyundur.)  Turgut ile Selim'in tanışması bir oyun şeklindedir. Selim’in intiharı kitaptaki en ciddi oyun, Turgut'un kayıplara karışması ise son oyundur. Ana karakterlerin dışında bir de Olric vardır kitabımızda. Olric aslında Turgut'un kafasında hayali bir uşaktır. Olric aslında hepimizin haklı tarafıdır. Olric belki Charles Dickens'in Orlic'i, belki de Robert Musil'in Ulrich, belki de hepsini birden kapsayan bir gönderme içeriyordur.
      

          Konusu ise şöyledir. Selim Işık'ın intihar ettiğini öğrenen Turgut Özben, ihmal ettiğini düşündüğü arkadaşının geçmişinin izini sürmeye ve Selim'in tanıdığı insanlar aracılığıyla onu tanımaya çalışır. Her insana farklı bir yönünü gösteren Selim'in görüntüsü, Turgut'un bu insanlarla konuşması sonucu okuyucunun ve Turgut'un gözünde netlik kazanacaktır. Romanda bir çok kişi vardır ama her biri aslında Selim'in hayatındaki kişilerdir ve tüm anlatılanlar Selim Işık'ı aydınlatır. Selim Işık düşünen ve sorgulayan insanın simgesidir ve bu yüzden tutunamamıştır. 
      724 sayfa olan kitabın içeriği özetindeki gibi sadece Turgut Özben’in Selim Işık’ın ölümünü araştırıp, gerçeklerle yüzleşmesiyle sınırlı değildir. Kitapta, roman türünün dışında şiir, şarkı, deneme ve değinme gibi, farklı anlatılar bulunmaktadır. Bu bölümler kimi zaman romana sindirilmiş kimi zamansa ayrı bir hava yaratmıştır. Yani okuyucuyu konudan koparan bir üslup söz konusudur. Kitaptaki akıcılık ise bu kopmayı kamufle ediyor. Okurken sizi dağıtan, konunun içinde farklı şeyler düşünmeye sevk eden fakat sonunda sizi tekrar konunun içine hapseden satırlar birbiri ardına sıralanmaktadır. 


       İlk kez Oğuz Atay okuyacaklar için Tutunamayanlarla değil yazarın "Korkuyu Beklerken" adlı hikaye kitabıyla başlamasını tavsiye ediyorum. Böylece Oğuz Atay'ın kendine özgü tarzına alışıp Tutunamayanlar kitabını okumakta yaşanacak zorlukları azaltabilirsiniz.